Tasavvuf, ahlâkı sadece dış davranışlarla sınırlı görmez; aksine, ahlâkı kalbin arınması ve iç dünyadaki niyetin temizlenmesiyle temellendirir. Bu anlayışta güzel ahlâk, Allah’a yaklaşmanın bir yolu, kötü ahlâk ise kalbi karartan ve insanı Allah’tan uzaklaştıran bir perdedir. Bu yüzden tasavvufî eğitim, öncelikle nefsin terbiyesi, benlik duygusunun yok edilmesi (fena) ve ihlasla yaşamak esasına dayanır.
Tasavvufî düşüncede ahlâkî erdemlerin başında tevazu (alçakgönüllülük), sabır, şükür, kanaat, cömertlik, affedicilik, ihlas ve edep yer alır. Sûfîler, insanın hem Yaradan’a hem de yaratılmışlara karşı bu erdemleri gözetmesini gerekli görür. Ayrıca gıybet etmemek, kibirden uzak durmak, yalan söylememek gibi davranışlar da tasavvufî ahlâkın temel taşlarındandır.
Tasavvufun ahlâkî hedefi, bireyi “insan-ı kâmil”, yani ahlâken ve ruhen olgunlaşmış insan hâline getirmektir. Bu modelde kişi, hem nefsini kontrol altına alır hem de çevresiyle barış içinde yaşar. Bu nedenle sûfî, her hareketinde Allah’ın rızasını gözeten bir gönül insanı olmaya çalışır. Yunus Emre, Hacı Bektaş Veli, Mevlânâ gibi mutasavvıflar bu anlayışın canlı örnekleri olarak görülür.
Tasavvuf, bireysel olduğu kadar toplumsal bir ahlâk anlayışını da teşvik eder. Komşuya yardım, yetimi gözetme, düşküne sahip çıkma gibi erdemler, tasavvufî çevrelerde sadece öğütlenmemiş, aynı zamanda fiilen yaşatılmıştır. Bu yönüyle tekkeler ve dergâhlar, sadece manevî eğitim merkezleri değil, ahlâkî davranışların da hayata geçirildiği sosyal alanlar olmuştur.






